Emperyalizmin İki İdeoloğu; Antonio Negri Ve Francis Fukuyama

Emperyalizmin İki İdeoloğu; Antonio Negri Ve Francis Fukuyama

Francis Fukuyama: Japon asıllı Amerikalı, emperyalizmin ideologlarından, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda Amerikan Planlama Servisi Genel Direktör Yardımcısı olarak çalışıyordu. Stratejik araştırmalar konusunda uzman olarak gösterilen “Rand Corporation”un üyesi ve Chicago Üniversitesi’ndeki “Olin Center”da konferans görevlisiydi. “Tarihin sonu teorisi”nin sahibi. Revizyonizmin emperyalizm eliyle sosyalizmi tasfiyesinin ardından “yeni teoriler” birbirini izledi. Bu teorilerin ortak yanı, sosyalizmin öldüğünü, sınıflar savaşının bittiğini ve kapitalizmin kesin zaferini ilan ettiğini savunuyor olmalarıydılar. Bunlardan biri de Fukuyama idi.

Fukuyama, 1989 yılında Chicago Üniversitesi’ndeki “Olin Center”da verdiği ve daha sonra “National Interest”adlı dergide yayınlanan “Tarihin Sonu” başlıklı konferanstan önce, bir teorisyen ya da filozof olarak kimsenin tanımadığı bir şahıstı. Anılan konferanstan itibaren ise burjuva medya tarafından meşhur bir yıldız, ideolojik ve teorik alanda olay yaratan adam katına çıkarıldı. Çünkü burjuvazinin, kendisine sahte zaferler yaratacak, beyinlerin fethedilmesinde “bilimsel teoriler” üretecek “teorisyenler”e ihtiyacı vardı.

“Tarihin Sonu Teorisi” Nedir?

Liberalizmle birlikte insanlığın ideolojik evriminin sonu. Dayanak: Hegel ve idealist felsefe. Fukuyama makalesinde, bugüne kadar soğuk savaşın bitişi üzerine yazılanların hep yüzeysel kaldığını, sorunun özüne inilmediğini, olayın derin, tarihsel anlamı üzerinde durulmadığını yazıyor. Böyle olunca, gerekli ve uygun sonuçların da çıkarılamadığını, kendisinin bu misyonu yüklendiğini (!) belirtiyor ve şöyle devam ediyor:

“Tanıklık ettiğimiz şey, sadece soğuk savaşın bitişi ya da savaş sonrası tarihin özel bir evresine geçiş değil, bizzat tarihin sonudur. Yani insanlığın evriminin son noktasına ulaşması ve insanın yönetilmesinin nihai biçimi olarak Batılı liberal demokrasinin evrenselleşmesidir. Bu, bundan sonra da olayların meydana gelmeyeceği ve dış ilişkileri konu alan gazetelerin sayfalarını doldurmayacağı anlamına gelmez. Liberalizmin zaferi, ilkin fikirler ve bilinç alanında yaşandı, ama gerçek yaşamda hâlâ tamamlanmış değildir. Buna karşın, çok etkili bazı faktörler bizi, bu idealin çok uzun bir süre dünyayı egemenlik altında tutacağına inanmaya itiyor.”

Yani Fukuyama’ya göre kapitalizm kesin olarak zafer kazanmıştır ve sosyalizm bölmüştür. Kapitalizmin kesin zaferi demek, açlığın, yoksulluğun, sömürünün değişmeyecek bir kader olduğu ve buna boyun eğmekten başka yapacak bir şey kalmadığı, her türlü mücadele ve bedelin boşuna olduğunu iddia etmektir. Bu teoriye göre emperyalizme karşı bağımsızlık için mücadele etmek, kapitalizme karşı sosyalizm için mücadele etmek, asla gerçekleşmeyecek olan bir hayaldi. Bir hayal için savaşmaya ve ölmeye değer miydi? Fukuyama’nın bizzat kendisi, bu teoriyi üretme şerefinin kendisine ait olmadığını, idealist felsefenin babası Hegel’den ödünç aldığını ve bugünün koşullarına uyarladığını belirtiyor. Hegel, Fransız Devrimi’nin ilkeleri üzerinde kurulan burjuva liberal devletin, “ebedi özgürlük” fikrinin gerçek yaşamdaki bir illüstrasyonundan başka bir şey olmadığını iddia etmekte ve bu devrim sayesinde ide (tinsel) ile gerçek (madde) arasındaki uyumun sağlandığını, “tarihin esasta sona erdiğini” ve yapılması gerekenin, bu esasın uygulamasını evrensel plana taşımak olduğunu söylüyordu.

Fukuyama “tarihin sonu” üzerine Hegelci anlayışa sarılarak, Hegel’in 1806’da söylediklerinin doğruluğunu kanıtlamaya, ve 1789 Fransız Devrimi’nden sonra liberal düşünceyi aşmak doğrultusundaki bütün çabaların (özel olarak da Marksizm’in) insan düşüncesi ve ruhunun “normal evrimi sürecinden sapmalar” olduğu sonucuna varmaya çalışıyor.

Fukuyama şöyle devam ediyor: “Tarih sorunu Fransız Devrimi ile birlikte bir sonuca bağlanmıştır. Bu nedenledir ki, onu izleyen iki yüz yılda bu devrimin ilkeleri ne politik ne de felsefi planda aşılamamıştır. Daha sonraki süreçte yaşanan tarihsel olaylar, bu devrimin değişik sonuçlarıdır. Çağımızı sarsan önemli alternatifler olarak doğan faşizm ve komünizm de Fransız Devrimi’nin ilkelerini aşamamışlardır. Yenilgileri, ‘liberal demokrasi’ olayı saflarındaki sapmalarını ortaya koymaktadır.”

Emperyalizmin dünyaya “yeni” olarak sunduğu Fukuyama’nın “teorisi”nin hiçbir yeniliği yok aslında. Hegel’in idealist felsefesine dayanan, idealist düşüncelerin 1990’larda emperyalizmin ideolojik saldırılarına uyarlanmış, emperyalizme karşı ulusal ve sosyal kurtuluşu, sosyalizmi hedefleyen, bu kurtuluş mücadelelerini boşa çıkarmaya çalışan teorilerdendi.

Ne yazık ki dünya solunun büyük bir kısmı ve ülkemizde de kimi sol kesimler bu teorilerden oldukça derin bir biçimde etkilendiler. Bu etkilenmeler kendini, silahlı mücadeleyi terk etme, bayraklarından orak-çekiçleri çıkarma şeklinde gösterdi.

Birçok silahlı gerilla hareketi, reformizmin bataklığına saplandılar.

Amerika Birleşik Devletleri: “Evrensel Devlet”

Fukuyama’nın öne çıkardığı “teoriler”den birisi de “evrensel ve uyumlu devlet” teorisidir. Fukuyama’ya göre bu devlet Amerika’dır.

Neden Amerika?

Çünkü Amerika emperyalist kampın efendiliğine yükselmiştir. Bu durumda “evrensel devlet” olarak Amerika’nın gösterilmesi elbetteki doğaldır.

Ve Fukuyama’nın “teorileri”nin en büyük destekçisi ve bu “teoriler”in dünyaya yayılmasını sağlayan Amerikan burjuvazisi ve medyası olmuştur.“Evrensel devlet teorisi” esas olarak emperyalist egemenliğin ve yeni-sömürgeciliğin meşrulaştırılmasıdır. Çünkü Amerika “uyumlu” ve “evrensel” bir devlet olduğunda, ona karşı çıkmak, ona direnmek ve bağımsızlık istemek de gereksiz oluyor. Çağdışı oluyor, uyumsuz oluyor. Fukuyama’ya göre artık çatışmaya gerek yoktur. “Önemli sorunlar üzerine artık ne mücadele ne de çatışma olacaktır. Dolayısıyla, generallere ve devlet adamlarına artık ihtiyaç kalmayacaktır. Ayakta kalan ve sürecek olan ise temel ekonomik aktivitedir.” Artık savaş ekonomiler arasında sürecektir.

Halkların, yoksulların ekonomik güçleri olmadığına göre bu savaşta yerleri olmayacaktır. Bu düşünceye göre savaş, sadece tekellerin kendi aralarındaki egemenlik savaşı olacaktır ve bu savaşın galibini de “evrensel ve uyumlu devlet” teorisiyle ilan ettiği Amerika olarak göstermektedir.

Fukuyama göre “Başka şeylerin yanı sıra Kogev’in işaret ettiği gibi, Batı’da sınıf sorunu başarıyla çözümlenmiştir.” Batı denirken, burada kastedilen, özel olarak ABD’dir. Yani Fukuyama’ya göre sınıflar sorunu emperyalizm lehine, özel olarakta ABD emperyalizmi lehine çözülmüştür, sınıflar savaşını emperyalizm kazanmıştır.

Gerçekte ise böyle olmadığı ortadadır. Sınıflar savaşımı bitmemiştir, emperyalizmin zaferi geçicidir. Çünkü ortaya çıkmıştır ki emperyalizm kendi kesin zaferini ilan ettiğinden bu yana krizlerine çözüm bulamamış, dünyadaki temel sorunların hiçbirini çözememiş, dolayısıyla sınıf çelişkilerini bitirememiş, büyüyen açlık ve yoksulluk bu çelişkileri derinleştirerek büyütmüştür. Bugün dünya halklarıyla emperyalizm arasındakiler katlanarak büyümeye devam etmekte ve emperyalistler buna çözüm bulamamaktadırlar. Bulmaları da mümkün değildir. Fukuyama’nın iddia ettiği “uyumlu evrensel devlet” gerçeği ise karşımıza, dünya gelirlerinin toplamının % 50’sini gaspeden bir Amerika ve bunun karşısında 3,5 milyar yoksul ve her 5 saniyede bir açlıktan ölen çocuklardır. Fukuyama gibi burjuva ideologlarının “teorileri” aslında bu gerçekliğin üstünü örtmeye yönelik yalan ve demagojilerden oluşan, emperyalizmin ideolojik saldırılarının parçasıdırlar.

Fukuyama’nın emperyalizmi aklama çabaları, emperyalizmin silahlanmasına yönelik şu sözlerle devam ediyor: “Batılı gelişmiş devletlerin, dünya çapındaki komünist tehlikeye karşı, kendi otoritelerini devam ettirmek maksadıyla oluşturdukları savunma(!) sistemlerini korumaya devam ettikleri doğrudur. Fakat hiç ortaya çıkmayabilecek olan bu tutum, açık yayılmacı bir ideolojiyi benimsemiş devletlerden gelen dış tehlikenin neticesidir.”

Halklara sınıflar savaşımının sonunun geldiğini söyleyerek, silahlanmanın ve savaşmanın gereği kalmadığını söyleyen emperyalistler silahlanmaya devam ediyorlar. Sosyalist sistemin yıkılmasıyla da silahlanma son bulmamış aksine giderek artmıştır. Bugün yalnızca Amerika’nın yıllık silah harcamaları 600 milyar dolara ulaşmıştır. Soru basit ve nettir? Tarihin sonu geldiyse, sınıflar savaşımı bittiyse bu silahlanma kime ve neye karşı?

Fukuyama’nın “yayılmacı devletlere karşı” dediği yayılmacı devletler kimlerdir?

Emperyalistlerin dışında yayılmacı başka devletler yoktur.

Diğerleri zaten emperyalizmin sömürgeleri durumundadır. Bu durumda emperyalistlerin korkuları nedendir ve neden sürekli silahlanmaktadırlar?

Fukuyama’nın ve tüm diğer burjuva ideologlarının iddia ettiğinin tersine ne tarihin sonu geldi ne de kapitalizm kesin zaferini ilan etti. İnsanlığın tarihi bitmemiştir. Sınıflar ortadan kalkmamış, emperyalist sömürü ve talan devam etmektedir. Bu tarih kapitalizmden ibaret değildi ve ondan ibaret de kalmayacak.

Fukuyama’ya göre dünya “Tarihi Temsil Eden Ülkeler Ve Tarihin Sonunu Temsil Eden Ülkeler” olarak ikiye bölünmüştür. Bu burjuva ideoloğuna göre emperyalistler tarihi temsil ediyorlar, sosyalist ülkeler ve diğer ülkeler tarihin sonunu. Böylece emperyalizmin, özel olarak da ABD emperyalizminin dünya egemenliğinin teorisi tamamlanmış oluyordu.

Ancak bu “teori”de eksik olan ve açıklanmaya muhtaç olan bir soru vardır: Tüm bu söylenenler arasında halkların katlanarak artan açlık ve yoksulluğunun nedeni nedir ve nasıl son bulacaktır?

Antonio Negri: Antonio Negri İtalyan bir sosyalist olarak bilinir. Kızıl Tugaylar örgütünün teorisyeni olarak gösterilir. 1997 yılına kadar Fransa’da yaşadı. 1997 yılında İtalya’ya geri döndüğünde tutuklandı. Emperyalizm solcu dönekleri kullanmayı her zaman önemsedi. Çünkü emperyalizmin sol görünümlü “teorisyenler” tarafından aklanması, yenilmez, değişmiş ilan edilmeleri halkları ikna etmek açısından önemliydi. Antonio Negri bunlardan bir tanesidir. Fransa’da yaşadığı yıllarda Avrupa Birliği

Anayasasını onaylama çağrısı yaptı. Çünkü ona göre kapitalizm değişmişti ve saldırgan kapitalizmin yerini “insancıl kapitalizm”, “demokratik kapitalizm” almıştı. Avrupa Birliği Anayasası halklara demokrasi ve insan hakları götürecekti. Antonio Negri bu çağrısıyla emperyalizmi aklıyor, emperyalizmin hukukunu onaylıyor, halklara yönelik saldırıları aklıyordu.

Avrupa Birliği emperyalizmin birliğiyken, dünya halklarının sömürüsüyle zenginleşmişken, asıl amacı devrimleri engellemek iken onun hukuku halkların çıkarlarına olabilir mi?

Negri’nin “teorileri”nin temelini Avrupa Kapitalizmi oluşturur. O’na göre devlet sermayeye yenilmiştir ve sermaye artık yeni bir hükmetme şekli geliştirmiştir. Burjuvazi ve onun ideologları her saldırılarını “yeni” eklemeleriyle piyasaya sürüyorlar. Negri kapitalizmin yeni bir hükmetme şekli geliştirdiğini iddia ediyor. Peki nedir bu yeni hükmetme şekli?

Değişen Nedir? Esasen özde değişen bir şey yoktur. Olmamıştır. Kapitalizmin değiştiği, insancıllaştığı teorilerinin yapıldığı günlerden bugüne kapitalizmde öz olarak değişen bir şey yoktur. Kapitalizmin eski saldırgan kapitalizm olmadığı yalanları artık kimseyi kandıramaz. Çünkü kapitalizm bütün dünyada halkların kanını akıtmaya, halkları sömürmeye, açlığa mahkum etmeye devam ediyor. Bugün en zengin 8 tekel dünyanın yarısından fazlasının sahip olduğundan daha fazla gelire sahip. 8 tekelci dünyanın gelirlerinin yarısından fazlasına sahip. Bu durumda kapitalizmin değişen yanı nedir?

Bütün dünyada emperyalist komplolar, katliamlar, işkenceler devam ederken, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da komplolarla iktidarlar yıkılırken, halkların üzerine tonlarca bomba yağarken; uyuşturucuyla, fuhuşla halklar yozlaştırılıp uyutulurken kapitalizmin yeni yönetim şekli nedir?

Bugün Suriye’de emperyalistlerin çıkarları için halklar katledilirken, boğazları kesilirken, IŞİD emperyalistlerin çıkarları için katliamlar yaparken emperyalistlerin değişen yönetim şekli nedir? Hayır ne kapitalizm değişmiştir ne de yönetme biçimi. Ne kapitalizm nihai zaferini ilan etmiştir, ne de sosyalizm tarihsel zorunluluğunu yitirmiştir.

Negri ve Fukuyama tarihin sonunu ilan edip, kapitalizmin değiştiğini iddia ederken, emperyalizmin halklara karşı yürüttüğü psikolojik savaşın bir parçasıydılar. Burjuvazi her ikisini birden yücelterek onlara “değer” biçerek piyasaya sürüyordu. Kapitalizmin değişmeyen piyasa için meta üretiminin bir biçimi haline büründüler. Kendilerinin, kapitalizmin çıkarları için kullanılan birer metaya dönüştürülmelerine razı geldiler ve bunu gönüllülükle kabullendiler. Emperyalizmin gönüllü teorisyenleri oldular.

Amaçları sosyalizmin tarihsel zorunluluğunu inkar etmek, halk kitlelerini ve solu buna inandırmaktı. SSCB’nin revizyonizm tarafından yıkılmasıyla ortaya çıkan ideolojik boşluktan yararlanarak, dünyaya umutsuzluk yaymak ve halklarda bilinç çarpıklığı yaratmaktı. Çünkü beyinler teslim alındığında, bilinçler çarpıtıldığında silahlar bıraktırılacak, uzlaşmalar ve teslimiyetler birbirini izleyecekti. Öyle de oldu.

Bugün artık kimse emperyalizmin değiştiğini, insancıllaştığını, saldırgan emperyalizm olmadığını iddia edemez. Bugün artık kimse sınıflar savaşımının bittiğini, tarihin sonunun geldiğini iddia edemez. Dünyadaki gelişmeler böyle olmadığını gösteriyor. Evet emperyalistler belli başarılar sağlamışlardır. Beyinleri fethetme saldırılarıyla, yürüttükleri ideolojik saldırılarla özellikle ideolojik bağımsızlığa ve netliğe sahip olmayan örgütler üzerinde etkili oldular. Silah bırakmalar birbirini izledi, uzlaşmalar ve teslimiyetler bugün hala devam etmektedir. Yakın süreçte ETA, son olarak da FARC (Kolombiya Silahlı Devrimci Güçleri) silahlarını teslim ederek emperyalizmle uzlaşma yolunu seçti.

Ülkemiz Solu Burjuva İdeolojisinin Etkisi Altında

Ülkemizde ise bu ideolojik saldırıların etkisi Kürt milliyetçi hareketi ve reformist-oportünist sol nezdinde bugün emperyalizmin kara gücü olmaya kadar varmıştır. Tabi ki bugüne bir anda gelinmemiştir. 1990’ların başından bugüne hatta, 12 Eylül faşist cunta hapishanelerinden başlayan bir sürecin ürünüdür. 1990’lı yıllardaki ideolojik saldırılardan ise daha da fazla etkilenmiştir ülkemiz solu.

Negri ve Fukuyama’nın ürettiği emperyalist politikalar, ülkemiz solunda 1990’lı yılların başından itibaren sivil toplumculuğun ve reformizmin gelişmesine neden olmuştur. Kürt milliyetçi hareket ‘90’lı yılların başında bayrağından orak-çekici çıkardı. Devamında ise üst üste tek taraflı ateşkesler ilan ederek Türkiye oligarşisiyle uzlaşma arayışlarına girdi. Bunun sonucu olarak 12 Eylül faşist cuntasının devamcısı olan ANAP hükümetinden, Turgut Özal’dan Kürt sorununu çözmesini bekledi. Olmadı işbirlikçi tekelci burjuvazinin en irilerinden olan Sakıp Sabancı’dan, TÜSİAD’dan çözüm bekledi. Amerika ve AB emperyalistlerinden çözüm bekledi… Amerika’yı, NATO’yu göreve çağırdı. Avrupa Birliği’ne çağrılar yaparak Kürt sorununu çözmesini istedi.

Tüm bunlar kendi meşruluğuna ve haklılığına inançsızlığın, halka güvensizliğin emperyalizmin değiştiği yalanlarının peşine takılarak emperyalizmin çözeceğine inanmanın sonuçlarıdır. Kısacası ideolojik zayıflığının sonucudur.

Ülkemiz solunda gelişen sivil toplumcu burjuva düşünceleri, solu ideolojik teslim alma saldırılarında, F Tipi Hapishaneler sorununda direnmeyip Avrupa standartlarını savunmaya itti. Avrupa standartlarını savunmak, Avrupa emperyalizminin “insancıllığı”, “değişen emperyalizm”, “demokratik emperyalizm” teorilerinin ülkemiz solundaki yansımalarıdır.

Sol içinde gelişen sivil toplumculuk, silahlı mücadeleyi savunduğunu söyleyen kimi örgütlerde, eşcinselliği savunmaya, burjuvazinin başlattığı “erkek şiddetine karşı mor eylemlere” katılmaya götürdü. Bu süreç içerisinde, faşizmin saldırılarına karşı direnmek, emperyalizmin politikalarına karşı direnmek yerine burjuvazinin kulvarında kulaç atmayı sürdürdüler. Bu süreç direnmemenin teorilerinin revaçta olduğu, hainlerin dahi “insan” denilerek savunulduğu bir çürümeye kadar vardı. Burjuva ideologlarının sahte insan hakları demagojilerinden etkilenen sol, ihaneti savunur hale geldi.

Ve bugün oligarşi AKP iktidarı aracılığıyla saldırılarını yoğunlaştırırken reformist-oportünist sol, yeniden sessizliğe büründü. Devrime inançsızlık, faşizme karşı direnmemeyi, tek bir kurşun sıkmamayı da beraberinde getirdi. Reformist-oportünist solun emperyalizmin politikalarından etkilenmesi bununla da sınırlı kalmadı. Suriye’de Kürt milliyetçi hareketinin politikalarına yedeklenerek aslında ideolojik ve siyasi önderliğini emperyalizmin yürüttüğü uzlaşma, tasfiye ve teslimiyet politikalarına yedeklenmiş oldular. Sosyalizme, Marksizm-Leninizme inancın zayıfladığı, halka ve kendine olan güvenin yitirildiği noktada emperyalizmin ideolojisinin etkisi altına girmek kaçınılmazlaşmıştır. Emperyalizmle olan savaş esas olarak ideolojik alanda sürmektedir ve ideolojik zafer kazanılmadan siyasi zaferin kazanılması mümkün değildir.

Bunu bilen emperyalistler halklara karşı olan saldırılarını esas olarak ideolojik alanda yoğunlaştırmışlardır. İdeolojik netlik ve bağımsızlık olmadan emperyalizmin bu saldırılarının karşısında durabilmek elbette ki mümkün değildi ve teslimiyetler kaçınılmazdı. İdeolojik netlik ve bağımsızlığın korunmasının önemi üzerinde ısrarla durmamızın nedeni budur. Bu nedenle düşmana karşı, kendi içimizde ve halk içinde her türden burjuva ideolojisine karşı sürekli bir ideolojik mücadele yürütüyoruz. İdeolojik mücadeleyi sürekli kılmadan burjuva ideolojisinin ve burjuvazinin ideolojik saldırılarının karşısında ayakta kalabilmek, bağımsız bir siyasi hareket olarak devrim mücadelesini sürdürebilmek, her şart ve koşul altında savaşı sürdürebilmek mümkün değildir.

  • Antonio Negri’nin 90 yaşında, Paris’te ölümü üzerine paylaştığımız yazı, Savaşıyoruz Kazanacağız kitabından alınmıştır.

Kitap: Savaşıyoruz Kazanacağız, Boran Yayınevi

Derleyen: Leyla Aracı

Yayın Tarihi: Eylül 2018

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Benzer Yayınlar